GóT¡¢

18/1/2007 - Lacuna Coil

LACUNA COIL

Ülke : İtalya
Tür : Gothic
Firma : Century Media Records
Resmi Sitesi:
http://www.lacunacoil.it
Elemanlar :
Andrea Ferro: Vokal
Christina Scabbia: Vokal
Christiano Migliore: Gitar
Marco Coti Zelati: Bas Gitar
Christiano Mozzati: Bateri


Albümler

Lacuna Coil - 1997
In A Reverie - 1998
Unleashed Memories - 2000
Halflife - 2000
Comalies - 2002
Carmacode - 2005

Grup Hakkında

Grup, Ethereal adıyla müzik yaşantılarına 1996 yılında başladı ve ilk iş olarak aynı isme sahip iki parçalık bir demo çıkardı. Başarılı bir başlangıç yapan grup kısa bir süre sonra Century Media Records ile anlaştı ve kendine yeni bir isim koydu: Lacuna Coil. Grupları için buldukları bu yeni isim “boş spiral” (empty spiral) anlamına gelmekteydi.

1997 yılında yeni isimleriyle bir EP’yi hazırladılar ve hemen ardından Moonspell’le birlikte bir Avrupa turnesine çıktılar. Turne henüz bitmemişken “Lacuına Coil” isimli EP’leri 1998’de piyasaya çıkmış oldu. Aynı sene grup “In a Reverie” adındaki ilk uzun albümleri de doldurdu. Albüm İtalyan tarzı Gothic Rock öğeleri taşıyordu. Kayıp aşklar üzerine akıp giden şarkılar melankoli sevenlere hitap ediyordu. Özellikle bayan vokalde Christina Scabbia bu albümde çok iyi tepkiler aldı.

Bu albümden sonra grup 2000’e kadar turnelerdeydi ve yeni bir çalışma için tekrar stüdyoya girdi. “Half Live” EP’sini hazırladı. Bu çalışmada grup, gothic ve rock ağırlıklı müziklerine biraz trance duygusu da yükledi ve bu yeni müzikleriyle de başarıyı yakaladı. Vokaller yine dikkat çekti. Aynı sene “Unleashed Memories” adını verdikleri ikinci albümlerini de çıkardılar. Artık grubu daha çok turne ve daha çok kalabalık bekliyordu.

Lacuna Coil, klasik gothic rock tarzları ve kendilerine has harmanlanmış müzikleriyle halen çıkışını sürdürmekte ve hayran kitlesini arttırmakta..

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/1/2007 - Gothic Yapılar

 Burgos Katedrali

 

 

 

 

Burgos Katedrali Kral III. Ferdinand zamanında İngiliz doğumlu Castle ve Mauricio isimli iki Piskopos tarafından yaptırıldı..

Yapımı 20 Temmuz 1221 de eski Romanesque katedralinin arazisinde başladı ve 9 yıl sürdü..

1260 da ilk kutsanan yüksek mimber oldu.

.İnşa edilmeden önce o zamanlar orada 200 yıllık upuzun bir boşluk vardı..

Katedralin inşaası ana geçit üzerindeki sivri fenerin ( zarif bir yıldız kubbesi gibi görünen) tamamlanmasıyla sona erdi..

Yapımından sorumlu başlıca mimarlar 13.yy da Fransızlar ve 15.yy da Almanlardı..

1919 da katedral Rodrigo Díaz de Vivar ("El Cid") ve karısı Doña Jimena nın mezarı haline getirildi..

31 ekim 1984 de UNESCO tarafından ‘Dünya Mırası Alanı’ olarak ilan edildi..

Image 

Image

Image


 


 

St.Nicholas Katedrali

Image



LÜZİNYANLAR döneminde, 1298 - 1312 yılları arasında yapılmış olan yapı, tüm Akdeniz dünyasının en güzel Gotik yapılarındandır. Lüzinyan kralları, önce Lefkoşa’da St. Sophia Katedrali’nde Kıbrıs Kralı, sonra da Mağusa’da St. Nicholas Katedrali’nde Kudüs Kralı olarak taç giyerlerdi.

Image



1571 yılında cami haline getirilene dek, bu törenler yapılagelmiştir. Katedralin Batı cephesi mimarisi Fransa’daki Reims Katedralinden etkilenmiştir. Gotik tarzda işlemeli eşsiz bir penceresi bulunmaktadır. 16. yy. Venedik galerisi avluda yer almakta ve günümüzde şadırvan olarak kullanılmaktadır.

Image

Girişteki yuvarlak pencerelerin üzerinde bir Venedik arması görülmektedir. Bazı hayvan figürleriyle süslü kabartmanın Salamis’teki bir tapınaktan geldiği sanılmaktadır.

 Katedralin apsiti, çoğu Kıbrıs kiliselerinde olduğu gibi, Doğu üslubunda, üç bölmelidir. Yukarıdaki pencereler iyi korunmuş olup, batı cephesinde ve yanda iki şapel bulunmaktadır.

Yapının önünde bulunan tarihi cümbez ağacı adanın kuzeyinde çok az bulunmakta olan tropik bir incir türüdür.

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/12/2006 - 1 Aralık Dünya AIDS Günü

1 Aralık Dünya AIDS günü ve izleyen günler hastalığın işlendiği bir hafta olarak anılıyor. Dünya için giderek önemli bir tehlikeye dönüşen ve 22. Yüzyılla birlikte Afrika başta olmak üzere geri kalmış ülkelerde ortalama yaşam süresinin 30'un altına düşebilme beklentisinden olsa gerek ülkemizde de konu ilk kez ciddiyetle ele alındı.

Tarih boyunca her yüzyılın kendine has bir salgına tanıklık ettiğini görüyoruz. Christopher Colombus Amerika'dan döndükten hemen sonra Fransız ordusu Napoli'yi işgal edince şehir bir salgına yakalanmıştı. Fransızlar buna Napoliten Hastalığı, İtalyanlar ise Fransız Hastalığı adını vermişlerdi. Aynı yıllarda benzer bir salgın Kuzey Hindistan'da da görülmüş, bu kez Müslümanlar Hinduları, Hindular da Müslümanları suçlamaya başlamışlardı. Ama çok kişi Frenginin Avrupa'ya Colombus'un gemileriyle ulaştığını söylüyordu. Frengiye yakalananlar tarih boyunca lanetlendiler. Ne de olsa cinsel ilişki ile bulaşan bir hastalıktı. Etken olan mikrobun belirlenmesi için 20. Yüzyıl beklenecekti.

18. yüzyılda beliren Tüberküloz, tamamen aşağı sınıfın hastalığı olarak bilindi. 19. yüzyılda Yahudilerin bu hastalığa genetik olarak dirençli olduğu iddia ediliyordu
.

Yine o yıllarda ortaya çıkan Gut Hastalığı ise yüksek sınıfın bir rahatsızlığıydı. Kolera ise Asya'nın Avrupa'nın başına bela ettiği bir hastalıktı. Tamamen geri kalmış toplumlarda görülüyordu.

20. yüzyıl başlarında beliren Kanser ise sigara ile oluşmaktaydı. Dolayısıyla sigara içenler toplum için birer hastalık kaynağıydı. Hitler Kanserin Ari ırkı zedelemek için özellikle oluşturulmuş bir hastalık olduğunu bile iddia etti.

1980'lerde ortaya AIDS çıktı. Önceleri bir çeşit homoseksüel hastalığı olarak biliniyordu. Kökeni Afrikalılar veya Haitililerdi. Allah'ın günahkârlara verdiği bir ceza olmalıydı. Ama hastalık Amerika ve Avrupalıların da başına bela olunca işin rengi değişti. Yine dünyayı kurtarma görevi onlara düştü. Dünya Sağlık Örgütü AIDS için seferber edildi ve Ocak 1999'da 'Hangi ülkeden gelmiş olursa olsun HIV/AIDS ile yaşayan insan sınır dışı edilemez, aşağılayıcı muamele ya da ayrımcılık uygulanamaz' diye bildirge bile yayınladı. 2002 Raporunda ise her gün 6000 yeni gencin bu hastalığa yakalandığı ve bu yıl toplam 68 milyon yeni hasta beklendiği belirtildi. Halen dünyada 40 milyon kişinin HIV (+) olduğu ve %95inin gelişmekte olan ülkelerden kaynaklandığı tahmin ediliyor.

 

img118/8995/qrfwetwetewryo4.jpg

†    G󆡢    †

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

24/11/2006 - Agnostisizm ve Ergen

Agnostisizm

Agnostisizm resmi olarak ilk defa 1800'lü yılların sonunda ünlü biyolog T. H. Huxley tarafından ortaya atılmıştır. Bilinmezcilik olarak da tanımlanır. Agnostisizm, tanrının varlığının "bilinemez" olduğunu savunur. Dinlerin tanrıdan gelmediğini söyler ve dinlerin tanrısını da reddeder ancak başka bir tanrının, bir yaratıcının varolup olmadığının hiçbir zaman bilinemeyeceğini söyler. Bu bakımdan agnostisizm kendini, "kesinliklinle tanrı vardır" diyen teizmden de "kesinlikle tanrı yoktur" diyen ateizmden de ayrı tutar.


Agnostiklere göre tanrının varlığı meselesi insan aklının ötesinde bir konudur. O halde böyle bir varlık hakkında konuşmak ve hüküm vermek de imkansızdır Dolayısıyla agnostikler Tanrı inancı konusunda tarafsız kalmayı tercih etmişlerdir ancak onların bu tarafsızlığı bazen ateizm olacakta değerlendirilmiştir. Her nekadar bazı agnostikler tavırları ve yaşamları onların ateist olduğu izlenimini vermekteyse de bir kısmı kendilerinin felsefi açıdan ateist olmadığını ifade etmiştir. Mesela ateist olarak bilinen ünlü düşünürlerden Bertrand Russell (1872-1970) felsefi açıdan kendisini agnostik olarak tanımlamıştır .Çünkü ona göre her şeye rağmen tanrının yokluğunu kanıtlıyacak bir delil mevcut değildir

Huxley agnostik sözcüğünü hem geleneksel Yahudi-Hıristiyan tanrıcılığını, hem de tanrıtanımazlık öğretisini reddederek Tanrının varlığı sorununu ortada bırakan düşünürler için kullandı. Terim daha sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci öğretileri kapsamıştır. Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İlk tepkiyi Yunan antikçağ bilgicilerinden duyumcu sofistler vermiştir. Onlara göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz.İnsanin, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir şeyin varlığını bilemeyeceğini ileri süren bu öğreti Tanrı kavramına getirilen yorum bakımından tüm zamanların en mantıcı düşüncesidir .

 

 


 

      Aslında İnanmayan biris için ideal bir görüş fakat bir şeyin olmadığına inanç da bir inanmak değilmidir?

İnsanların pek tanımadığı bu düşünüşü aslında herkes belli dönemlerinde yaşıyor fakat buna bir isim bulamıyorlar.En çok ergenlik dönemlerinde görülen bu inanış kişinin olgunlaşmasında büyük bir ro loynuyor.Ergenlikte hep ergen kendisine sorular sorar bunlara cevap arar.bu soruların biriside Tanrı var mı ? Yok mu? Ama asla buna bir cevap bulamaz ve toplumun kabullendiği yanıtaları kabullenir.Belkide inanışları etkileyen en büyük neden toplum olabilir.!

 

†    G󆡢    †

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

It is the end of all hope To lose the child, the faith To end all the innocence To be someone like me This is the birth of all hope To have what I once had This life unforgiven It will end with a birth

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

sizinbloglariniz
uguraksoy07
betushemreaydin
psikolojist
sevdayokusu
pesimistseda
resimgothic
gothics
www.turksiteler100.com Toplist ....::: Hit 50 Siteni Ekle Hit Kazan :::..... ARAMA.CC Webmasterim.Com